Konusu

Genç yaşınızın tüm belirsizliklerine rağmen, ileriye umutla bakmanızı sağlayan etkenleri bizlerle paylaşınız. İyimserim çünkü...


26 Şubat 2016 Cuma

Yazar Rumuzu: vaveyla1698
Eser Sıra Numarası: 160217eser05



BATAN ONCA DİKENE RAĞMEN GÜLE SUSAMAK


‘‘Ah gençlik! İnsan yalnız bir zaman sahip olur ona,

  Ömrünün kalanında da onu çağırır durur.’’
                                                              Andre Gide

Bir kış günü yağan karın altında açtım avuç içlerimi. Elime düşen bir kar tanesinin yavaş yavaş eriyişini seyre daldım. Küçüldü, küçüldü ve sonunda ellerimdeki ıslaklık dışında hiçbir şey kalmadı ondan geri. Aynı ömür gibi. Oysa uzun bir süreçtir ömür. Çocukluk, gençlik, yaşlılık… Ama hep şikayet ederiz, değil mi? Çabucak geçti deriz, göz açıp kapayana dek. Hızlı geçtiğinden midir yoksa gözümüzde büyüttüğümüzden midir kim bilebilir? Tabi bunun tam tersi de mümkün. Öyle anlar kapımızı çalar ki, bir bitmedi deriz. Ağır ağır üzerimize bir kabus çöker gibi hissederiz.   
Zaman bilindiği üzere bazen kuş gibi uçar gider, bazen sümüklü böcek gibi ilerler; ama insanın en çok hoşlandığı, onun çabuk mu yavaş mı geçtiğini fark etmemesidir.*

Ömür kısa da olsa, uzun da şüphesiz en sevdiğimiz anlar bunu ayırt edemediğimiz anlardır. Gençliğimiz. Karmakarışık hislerin esiri olduğumuz o büyülü zaman dilimi. Eğer bu anların kıymetini anlamak istiyorsanız gidin bir ihtiyarın yanına derim. Bir bardak çayın sıcaklığına eşlik eden tatlı bir muhabbet kurun. Eminim o ihtiyarın bakışlarındaki imrenme duygusunu hemen fark edeceksiniz. Çünkü onlar sizin gözlerinizde, eskiye uzanan ve hiç kopmayan bağları, yaşanmışlıklarını, özenle biriktirdikleri anılarının yansımalarını görecekler. İçlerinde alev almaya hazır o küçük kor parçaları öyle bir yanacak ki özlem rüzgarları altında, o biçare yürek kavrulacak. Öyle ki bu özlem sığamayacak burkulmuş kalbe ve taşacak gözlerden. Süzülüp damla damla düşecek buruşuk yanaklara.

Ömrün baharı derler gençlik için. Şimdi biz tam merkezindeyiz herkesin hasretle andığı o baharın. En güzel vakitleri belki ömrün; ama bana sorarsanız doyasıya yaşayamıyoruz. Genciz, ama zihnimiz yorgun bir ihtiyardan farksız. Aklımıza tonlarca düşünce ve korku hakim olmuş. Bu hakimiyeti yıkmaksa bir yük omuzlarımızda.  Gelecek kaygısı ve belirsizlik… Bu hakimiyetin tahta geçmeye çalışan varisleri. Öyle güçlüler ki, gençliğimizi ellerimizin arasından çekip alabilirler. Karşı koymaya takatimiz bile kalmaz.

Gün geliyor, öyle bir his beliriyor ki içimde, bir sisin ortasına düşmüşüz gibi hissediyorum adeta. Gözlerimiz açık; fakat bu kafi değil. Bir adım atamadan, düşüncelerimizde boğuluyoruz. Kimimiz bir deli cesareti, ne yaptığını bile bilmeden atıyor adımını ileri. Sonra bir adım, bir adım daha derken uçurumların kıyısında buluyor kendini. Kimimiz ise daha şanslı. Görmeden de olsa buluyor yolunu, ama bu zorlu yolculuk boyunca hep onu yiyip bitiren o şüpheye ne demeli? Sonunda zafer bayrağı dalgalansa da elleri arasında, hiç yaşamamış gibi olur mu o düşme korkusunu? Ben bunların hiçbirini yaşamak istemiyorum. Benim hayalim o sislerde esir olmak değil, o sisleri dağıtıp özgürlüğüme kucak açmak.

Sadece özgürlüğü tanımış kişi
Tanımlayabilir kendi hapishanesini**

Benim arzum özgürlüğü tanımak, onu ‘‘yaşamak.’’ Attığım her adımdan emin, aldığım her kararda da kendim olmak. Her zaman sağlıklı kararlar veremem, bunu çok iyi biliyorum. Ama her ne olursa olsun bu hayatı hiçbir endişe duymadan, hiç kimseden çekinmeden yaşamak istiyorum.

 Sisler etrafımda hüküm sürmüşken benim bir adım atmam gerek kendim için. Ama önce o sislerin her zerresini dağıtmam, yerle bir etmem lazım. Bunun kolay olacağını iddia edemem elbet. Çünkü o sisler benim aklımda, kalbimde, bedenimin her köşesinde. Yavaştan etkisine alan bir zehir misali. Onlar benim endişelerim, korkularım, karamsarlığım… Yani “ben”im. O sisler benim benliğimden kopup gelmiş parçalar. Benle bu kadar özdeşleşmişlerken, bu kadar sarmışlarken beni nasıl kurtaracağım kendimi gölgelerinden?

Karşıma çıkan engellere, gençliğin beraberinde getirdiği sıkıntılara rağmen tutunacak bir dal bulma peşindeyim, ancak böyle kurtarabilirim kendimi gölgelerin esaretinden. Bu kararı almamda bir ihtiyarın söylediği son söz etken oldu belki de. Dedi ki:
‘‘Çok gençsin, önüne daha birçok engel çıkacak. Kötü düşünme. Derdi veren Allah dermanını da verir derler. Sen yeter ki iste.’’

Düşündüm. Sisler… Onlar da bir an gelir dağılır öyle değil mi? Güneş ufukta belirir. Hafif kırmızıya çalan ışıklarını gönderir üstlerine. İçinden bir parça sıcaklık yayar o ışıklarla. Göğün göğsünde asılı kalmış ufak su damlaları buharlaşır yavaş yavaş ve gökyüzü berrak bir aydınlığın kolları arasında kalır. Yüreğimin derinliklerinde bulmaya, çekip çıkarmaya çalıştığım işte bu sıcaklık. Var olduğunu bildiğim ama bir kenara ittiğim umudum.

Umut iyimserliğin tohumudur. Ara sıra hissettirir kendini. Sevdiğimizin teselli cümlelerinde, başımızı dayadığımız omuzda, kulağımıza dolan müziğe eşlik ederken… Ben o umudu bulmak için çıkıyorum yola. Sırtıma aldığım yükleri atıyorum bir kenara ve dönüyorum yönümü rüzgara. Yeryüzünün yeşilliklerine, göğün maviliklerine boyanmış umudumu çağırıyorum. ‘‘ Gel!’’ diyorum. ‘‘ İhtiyacım var sana.’’ Biliyorum ki gelecek. Asla kaybedilemeyen bir dost gibi, ona sırt dönmüş olsam da gelecek. Şimdi diyeceksiniz ki ‘‘ E hadi buldun onu. Peki ya şimdi?’’ H. Newman’ın bir sözü vardır. Der ki:
‘‘Dünyayı pembe gören de belki gören kadar yanılmıştır. Ama ondan daha mutlu yaşar.’’

Ben umudumu ektim, iyimserliğimi aldım elime. Karamsarlığımı indirdim tahtından. Şimdi her şey toz pembe belki ama ben öğrendim artık batan onca dikene rağmen güle susamayı. Özgürlüğün bana vaat ettiği kanatları taşıyorum omuzlarımda, belirsizlik olsa da ufukta uçuyorum ve yüreğimin derinliklerinden kelimelere dökülen şu sözlerimi mırıldanıyorum:

‘‘Rüzgarlarına bıraktım kendimi ömrün,
 Ama yelkenler hep ellerimde, dün ve bugün.’’


*Ivan Turgenyev – Babalar ve Oğullar


**Catherine Fisher – Incarceron