Konusu

Genç yaşınızın tüm belirsizliklerine rağmen, ileriye umutla bakmanızı sağlayan etkenleri bizlerle paylaşınız. İyimserim çünkü...


26 Şubat 2016 Cuma

Yazar Rumuzu: tozpembe1418
Eser Sıra Numarası: 160222eser42



La Vie En Rouge

Mardin, 14 Şubat 2016
        
         Güneşin parlak renklerinin, gecenin baskın lacivertine direnmekte güçlük çektiği ve ertesi güne değin ortalarda gözükmeyeceği uykusuna yatmaya hazırlandığı son saatlerde, iki çocuk hala Nusaybin’in sokaklarındaydı. Çocuklardan biri, bir başkasıyla tanışsa asla ‘ben çocuğum’ demeyeceği kadar büyümüştü; ötekiyse henüz şekerle sakızın ayrımından bihaberdi. “O kara kutuyu her yere götürüyor musun Arman Ağabey?” Küçüğün sorusu Arman’ı gülümsetti. La Vie En Rose’nin kulak okşayan melodisini ve Edith Piaf’ın dingin sesini tek bir tuşla kesti ve koyu renkli teni yüzünden defalarca kez daha ürkütücü görünen açık yeşil gözleri, merakla bir cevap bekleyen Arıç’ın kirli saçlarında dolaştı. “Nereden çıkardın? Bunu banyoya sokarsam annem beni mahveder.” diyerek güldü. Haklıydı, yıllar önce bir karakalem portre yarışmasında birinci geldiği için kazandığı bu müzik çaları suyun bir metre yakınına götürse annesi hayıflanmaya başlıyordu. 

        Arıç önce yüksek sesle güldü, yarım saat önce tıka basa karnını doyurduğu maklubenin gazını ağzından dışarı saldıktan sonra ise bir şey onu gözyuvalarından dürtmüş gibi bir şaşkınlıkla Arman’ın giysisine tutundu. Arıç’ın boyu yaşıtlarına göre kısaydı, el parmakları çay bardağını kavrayamayacak kadar küttü ve çok büyük, toprak renginde gözleri vardı. “Duydun mu?” diye sordu birden. Çenesi hava çok soğukmuş gibi kasılmıştı. “Şunu duydun mu?” Fısıldıyordu. Yaşça büyük olan çocuk diken üstüne oturmuş gibi irkildi. Arıç’ın gözlerindeki aç korku, tek bir nefeste Arman’a da bulaşırken; gencin ensesindeki tüyler derisinden ayrılmaya çalışır gibi dikildi. Hemen Arıç’ın elini tuttu, öyle sıkı tuttu ki küçük çocuk kangren olacağından emindi. “Koş Arıç, koş!” diye bağırdı var gücüyle, açık yeşil gözleri hızla etrafı tarayan ve ağlamaya başlamış yol arkadaşını peşi sıra koşturan çocuk. Filmlerde silah sesleri cinayet, belki biraz da macera demekti; ancak Nusaybin’de korku, çaresizlik, hatta ölüm anlamları taşıyordu.
   
       Arıç yıllardır sesini içinde tutmuş da tam o gün, o an salıvermeye karar vermiş gibi bağırıyor, yükselen perdelerle annesine sesleniyor, dedesinin öğrettiği duaları yanlış telaffuzlarla peş peşe sıralıyordu. Namludan fişek gibi fırlayan kurşunların sağır edici gürültüsü kulaklarının dibinde rüzgara karıştığı anda, Arman yere yığıldı. Canı acımıştı. Sırtı… Biri sırtını kuru buzla ovuyordu sanki. Yüzüstü uzandığı yerde başını çevirip ağzına dolan toprağı tükürmeye çalıştı ve işte tam o anda, birkaç deste yıl daha devam edecek olan hayatında göreceği her rüyayı yapışkan, dumandan kabuslara çevirecek olan gözleri gördü. Ağzından tükürükler saçarak bağırmakta olan adamın –kurşunlarını demin Arman’ın sırtına yağdıran adamın- gözleri o kadar parlak, o kadar koyu renkliydi ki yuvarlak taş kömürlerini andırıyorlardı. Çocuk korkarak, geri çekilmeye yeltendi. Ancak maklube ve kan kokan nefesi boğazında tıkanırken, o an farkında olmasa bile kendi oluşturduğu kan göletinin üzerine kustu. Hala sımsıkı tuttuğu tombul bilekteki ritmik basıncı artık hissetmediğini bile fark etmedi. O an hayatı, la vie en rouge’dü.


Pusan, 18 Şubat 2037

          Güneşin parlak renklerinin, gecenin baskın lacivertine direnmekte güçlük çektiği ve ertesi güne değin ortalarda gözükmeyeceği uykusuna yatmaya hazırlandığı son saatlerde, biri yetişkin, iki kişi hala Pusan’ın sokaklarındaydı. Yetişkin olanın adı Arman’dı, ancak Kore vatandaşı olduğundan beri herkes onu Hansol diye çağırıyordu. Küçük olana ise doğumunda Alper ismi verilmişti ancak şimdilerde arkadaşları onu Minho diye biliyordu. Baba-oğul, güneş ışıklarının ısrarcı fırçasıyla kırmızının değişik tonlarına boyanmıştı ve denizi gören caddenin neredeyse boş kaldırımlarında yavaşça, güvenle yürüyordu.
“Duydun mu?” diye sordu birden yetişkin olan. “Şunu duydun mu?” Dudakları bir gülümseme denilemeyecek kadar garip bir şekilde bükülmüştü, ancak Alper babasını tanıyordu ve bunun gizlenmeye çalışılmış bir gülümseme olduğuna kalıbını basabilirdi. Çocuksu gülüşünü bastırmaya çalışarak ellerini gözlerinin üzerine örttü, böylece babasının kastettiği sesi daha kolay duyabilecekti. Bir saniye geçti. İki, üç, dört… “La Vie En Rose!” Küçük çocuğun masum gülücüklerle kucakladığı Fransızca kelimeler, Arman’ın orta yaş kırışıklıklarıyla bezeli yüzüne mutluluğun resmini çizdi ve havaya karışmadan hemen önce, birkaç metre ileride kemanıyla güzel bir melodi çalmakta olan sokak sanatçısının dudaklarından da döküldü. “Koş baba, koş!” diye gürledi Alper. Kollarını uçak kanatları gibi iki yanında açıp etrafta koşturarak daireler çiziyordu. Sokak sanatçısından babasının en sevdiği şarkıyı bir kez daha çalmasını rica edecekti.

Arman polis üniformasının içinde kıpırdandı ve çizdiği robot resimlerini taşıdığı dosyayı karnına bastırdı. Yıllar içinde keskinliğini kaybetmiş fakat detayları arayıp bulmaya meraklı olan yeşil gözleri oğlunun hareketli figüründen ayrıldı ve ufku taradı. Denizin gökyüzüne dokunduğu noktanın karanlığı ona, dosyasında resmi bulunan tehditkar bir simanın en tanıdık özelliğini hatırlatıyordu: Parlak, neredeyse siyah, taş kömürü gibi gözlerini. Geçen yıllar o gözlerden hiçbir şeyi söküp götürememişti. Bu yüzden Arman’ın eli, suçluların tariflerini alıp resimlerini çizdiği karakolda, bir zanlının ele verdiği bu kişiyi resmederken hiç titrememişti. Kanını donduran çehre ezberindeydi.

Şimdi bir oğlu vardı. Oğluyla, nazik eşi ve eşinin annesiyle ufak bir evde yaşıyordu ve günde dokuz saat çalışan bir polis memuruydu. Sırtında üç tane kabarık kurşun izi vardı. Parmakları da kalem tutmaktan iyice nasırlaşmıştı. Ama o, Alper dahil olmak üzere pek çok kişinin kahramanıydı. Yıllar önce avuçlarından kayan hayatın kelepçesini bir an olsun çıkarmayı düşünmeden, çıplak elleriyle başka hayatlar kurtarmıştı.

     La Vie En Rose’nin notaları keman sesiyle bir kez daha göğe yükseliyordu. Hansol bakışlarını karanlıktan kurtarıp ışığa çevirdi. Yolunu ve günlerini aydınlatan kıpkırmızı güneşe baktı. O an hayatı, la vie en rouge’dü.