Konusu

Genç yaşınızın tüm belirsizliklerine rağmen, ileriye umutla bakmanızı sağlayan etkenleri bizlerle paylaşınız. İyimserim çünkü...


26 Şubat 2016 Cuma

Yazar Rumuzu: rayiha3748
Eser Sıra Numarası: 160219eser05



BİR UMUT SENFONİSİ
Gece boyu ellerimi çimdikleyen sözcüklerin acısına dayanamayıp gözlerimi açtım. Odamda süzülen tanıdık bir karanlık vardı. Sonbahar rüzgârının penceremi tıkırdatmasından çok, nefesimdeki ses rahatsız ediyordu beni. Dudaklarımı kapadım, tavana öylece bakan gözlerimi pencereye dayadım. Ardından tek solukta yatağın kenarına oturttum nemli titreyen bedenimi.
Göğsümün altına uzanan saçlarımı geriye itip başımı ovuşturdum. Karanlık masamın önüne geçip küçük yeşil lambaya hayat verdim. Belli ki yine uykum terk etmişti beni. Bu gece de kovalayacaktım anlamsızca kaçışan acımasız kelimeleri. Elime kalemi alıp da kavuşturmazsam onları kâğıda, yüreğimi titreten intikamları çok canımı yakar sonra…
Sağ ayağımı sol ayağımın altına alıp, oturduğum kömür rengi sandalyemin önündeki mütevazı masamın sağ çekmesinden kalın kapaklı mor defterimi çıkardım. İlk sayfasını lambanın önüne tutup tanınmaması için çizerken, soyutlaştırdığım portreye ve altındaki isime defalarca göz gezdirdim. Eskisi gibi olmadığımın bu gece de kanısına vardım; gülümsüyordum artık…
“HEJAM“ Gördüğümde bir tek benim hıçkırıklara boğulabileceğim karakalem suretini ve altında ona en çok yakıştırdığım bu ismi okşadım usul usul. Son kez açmak istedim bu defteri bir kez daha. Ancak bir tek kendime verdiğim sözleri tutamazdım ben. Hemen solumda duran bağlamamı kolumun altına alıp sandalyeye iyice yaslandım. Tüm gece şu anı bekliyordu sanki; bu sefer ıslanmamış yanaklarımdan yayılan huzurun kokusu ve soluğumun sonunda açan küçük bir tebessümüm…
Mızrabım bam teline kavuştu mu, mor defterimdeki kelimeler geceyi dansa davet ederdi. Ve gözlerimi yumduğumda senfonim bir kez daha fısıldanırdı kulağıma…
***
Otuzunda umut öğretmenim… Hüzün kokuyordu dolaştığım bütün kaldırımlar. Uçlarında birikmiş kırık taşların karamsarlığı acıtıyordu canımı. Hasretimi aramaya çıkmışken, kederin ayaklarını öpedurmuştum. Yalanlarla ayakta duran hayat surlarım, bir bir yıkılmaya başlıyordu şüphesiz. Göğsümü gere gere gururlandığım doğrularımı ise yıkıntıların altında kaybetmiştim. Son bir namaz kıldırırken dahi haklarını helal etmemişlerdi, şükrü bilmez bencil sözlerim…
Ruhumu filiz eden tüm bedeni işkencelerin güneşiydi tebessümüm. Her tokat kahkahalarıma sebebiyetti. Siyah nefretti, beyaz secde etti, on birinde bu denli güçlü bedenime. Doyduğum bütün küfürlerin intikamıydı sükunetim. Ben sustukça onlar vurdu, kanayan tenime hıçkırdı yüreğim…
“Kaderim…” deyip arkasına saklandığım sevda dalgalarının haşmetiyle boğulurdum her gece. Gözyaşım soluğum olur çisil çisil dolaşırdı damarlarımda. Anneme ilişen her tokadın küfrüyle parçalanırdı bedenim. Ve babamın içinde taşıdığı acılara ortak olmaktan çok, her gece yüzümüze tükürdüğü nefretiyle savaşmayı seçerdim. Baba kokusuna, kahkahasına, güvenine hatta bu kelimeye dahi hasretken, bir tek siyaha ilişmeyi bilirdi akılsız çocukluğum… Fakat iki çift gözyaşının intikamı ne olabilirdi ki? Hangi gusül temizlerdi ıkın ıkın kanayan bir kalbi? Dayağın hıçkırığı hiç duyulur mu ki? Hangi kader bekleyebilir nefes verecek bir bedeni? …
Gözyaşımı avuçladım bir grup vakti. Yeni bir kaderin tazelenmesi doldurdu gönül fincanımı. Henüz dile getirilmemiş mutluluk buseleri topladım çantama doldurduğum sararmış kâğıtların üzerine. Henüz hiçbir tenin dokunmamış olduğu mürekkep izlerini yudumladım, sicim gibi yüreğime değen umut yağmurlarının altında. Sessizliğime sığındım, içime attıkça topaklandı acım. Sonbahardan evvel ilkbaharı gördü, kalbi dile bürümeye hasret gözbebeklerim. On beşimde tutundu kaderime bir el… Son senfoninin ilk nakaratına değdi, perişan saçlı uzun adam…
Gökyüzünün serin hutbesinin altında göğsüme ilişti bir öğretmenin hazin kokusu. Rütbe tutmuş bütün solukların ilhamını bekledi yüreğim. Halisüle hayatımın şeritleri geçip giderken önümden, bütün umutsuzluklar usul usul temizlendi gözlerimden. Kim olduğunu unutan bir filiz açtı, denizi olmayan bir şehrin ücra naif bir köşesinde ve de pervasızca. Doğruluğa boy verdikçe bembeyaz bir gelecek serildi önüme. Acı tenli şarkılar yerine pütür pütür mutluluk kokan cümleleri vardı artık dilimde. “Kış yaza umut veremez!” di ya hani… Umudun soluğu ıslatırdı tüm kurumuş bedenleri…
Ağlamayı ibadet edinen bir beden… Karanlığı ölüm farz eden, her gece ölen, dirilen… Geceden kalma gözyaşı sofrasında kederi demleyen… Hayatının zanlısını babası gören, fani düşünceleriyle ölümü bekleyen… Acılara ortak olmaktan aciz, safra tenli bencil ruhum…  Fırtınaları umudu sanan, tebessümü dudaklarına kukla etmiş hüznün prensesi… Dualarıyla eflatun rüzgârı üşüten, ikindi vaktinin soğuk rüzgârını acı kokutan rüzgârın kızı… Şuncacık derdine ne dertler katmış benim zavallı kâfir ruhum…
Ey en daim sırrım! Ey elvan kokulum! Bir baba sıcaklığıyla her tene hayat veren sabrım, sığındığım ve de kalemim… Sen, hayat bestesinin güftekârının bana şükre karşılık sunduğusun. Sen önü kapkara bir geleceği farkına ulaşmadan ak güvercinlerle resimleyensin. Sen… İki kaşın arasındaki o naif duyguyla beslenen tebessümün ile bana nice nefesler bahşetmiş içimde babam, dilimde öğretmenimsin. Sen kalbime revnak, gönlüme huzursun…
“Heja” adında haykırır tüm umutlarım sana, ‘baba’ sıfatı yerine bulabildiğim en güzel isim buydu çünkü. Senin sevdiğin ve sevebileceğin her şey benim hayalimdir. Bağlamama ritim veren, kalemime rötuş, hayatıma gelecek veren sendin çünkü. Değirmen taşına benzettiğin hayatıma, her gün yeni yeni umut buğdayları ekliyorum; artık paslanmıyor hatta gücüme dahi yetişemiyor zavallı…
Beklemeyi değil, sabretmeyi öğrettin sen bana… Hayattaki bütün boşluklarım, renklerim oldun. Taptaze hayaller edindim ansızın. Gelişigüzel sokaklarda yürüdüğüm bütün kaldırımlar geleceğime yeni bir ufuk oldu. Ve sen güçlü yüreğimle gururlandın her daim. Şimdi ise o naif bakışların olmadan dahi doğru yolu görebildiğim rüzgârın, en mutlu ve en umutlu ahengindeki sol anahtarıyım ben. Kederimi evde bırakıp kapıyı kilitliyorum üstüne. Mor ceketimi babam yardımıyla giyiyorum merdivenlerden inerken; gözleri yaşlı pişmanlık akıyor yanaklarından. Gözyaşlarını ellerimle topluyor kederlerimizi boğuyorum avuçlarımda. Ve ben artık, aklımla yüreğimin oturduğu hayat bahçelerindeki beyaz çardakta, birkaç yıl sonra tıpkı senin gibi, umuda hasret bedenlere solutacağım yeni hayatları düşlüyorum… Kömür rengi koltuğumda alışılagelmiş sözcükleri, desenleri, notaları aynı renkten binlerce tona çevireceğim sıcak kâğıtları ve canın bedenime her gelişinde, bu senfoni her tekrar edişinde kalbimde ve ruhumda canlanacak mutluluklara inanıyorum… Güneşim, rehberim, koca yürekli öğretmenim… Her daim dualarımda yaşayacaksın…
***
Heja’nın en sevdiği türkü ile beraber mızrabım teline sarıldı sımsıkı, bu sefer daha bir hasret ile. Ritimlerin dilinde küçük uçuklar açtı umut buseleri. Sağ kolumun altındaki maun ağacı bedenimden ayrılıp assolisti oldu notaların. Terli avucumda filizlenen kelimeler, tüm odada köklerini sermişlerdi bir kez daha. Sol anahtarı ayaklandı da yeniden, tutmadım bu sefer ellerinden. Kuyruğunu tek bir savuruşunda, rengârenk kelimeler notaların sağ avuçlarından tutup kollarına aldılar. Onlar gözbebeklerime eşsiz desenler çizerken son ezgimle ses verdim yaşam türküsüne. Şimdilerde yalnızca nazarımla dokunabildiğim öğretmenimin sevdasını yaşattım coşkulu ritimlere. Hasretine üzülmeden eşsiz bir mutlulukla bağlandım bir kez daha. Ve bu hasret şenliği her gece olduğu gibi bir kez daha bütün vücuduma virayet etti…