Konusu

Genç yaşınızın tüm belirsizliklerine rağmen, ileriye umutla bakmanızı sağlayan etkenleri bizlerle paylaşınız. İyimserim çünkü...


26 Şubat 2016 Cuma

Yazar Rumuzu: mensur2626
Eser Sıra Numarası: 160219eser26




BİR SOFRA KURARIZ, TÜM YOKSULLUKLARI UNUTUP
  Nasıl başlamalı? Nasıl? Tükenmek bilmeyen şehir isyanlarına çırılçıplak protesto eden ruhumuz, nasıl? Ortalıkta gezinen bu kadar zorba varken nasıl umut dolu oluruz? Çırpınışlarımız okyanuslarda medcezir oluştururken biz nasıl var oluruz? Nasıl mı? Düşler… Biliriz istemek yetmez. Fakat biz asıl düşlerde azad olmaz mıyız? Ne güzel söylemiş Cansever değil mi; “Bilmezlikten gelme Ahmet abi, umudu dürt umutsuzluğu yatıştır. Ah güzel Ahmet abim benim, insan yaşadığı yere benzer.” Tıpkı benim fakir Türkiye’ye benzediğim gibi. Ne yaparsın ümit fakirin ekmeği. Tıpkı Nasrettin Hoca fıkrası gibi, bilirim hiç olduğumu.
 Galata’da olsam ne kıskanırım ne imrenirim kız kulesini. Olmaz olsun çarşafımda gezinen martılar. Benim de dostluğum olur, “Gencecik Vedat” ın birikmişlerine. Bilirim alın terimden çıkan o mis gibi ekmek kokusunu. Öyle bir koku ki bu sıraya geçer insancıklar, kuruşları ile. Sonra bir sofra kurarız, tüm yoksullukları unutup dalarız Heredot Cevdet’e. İşte o da başlar hırçın ve bir o kadar da heybetli sesiyle yüreklere umut serpmeye. Bazı zaman da çekerim işçi tulumlarını, soğukmuş moğukmuş bilmem. Bildiğim şey, o rengi siyah beyaz olan betonun sertliğini, emeğim ile yumuşatmaktır.
 Bilirim ben Türkiye’yi Ahmet abi. Her gün verilen selamın barış getireceğini bildiğim gibi. Bilirim o yeşil kubbenin altına girip avuçlarımı açtığımda semaya, suallerimin yanıtsız kalmayacağını. Haydarpaşa’nın kalabalıklığında bir gün gelecek olan trenimi bilirim. Beklemekten usanmam. Çünkü bilirim insan olduğumu. Bilirim sebat etmem gerektiğini. Ama minnet de eylemem iblisin talim ettiği yola, Nesimi gibi. Bilirim meyimi. Doldurduğum sakinin masasına boş bir hadise de koymam. Fakat umutsuzluğa da kapılmam. Açarım bir “Beyoğlu Faslı”, dolaşırım Ahmetle ada sahillerinde. Bilirim ben Sezai’yi. Aşktan yana umudu olmasaydı, nasıl dökerdi dilden dile Mona Roza’yı. Sonra dönüp utanırım halimden. Bana yakışır mı hiç; ıhlamurun kokusundan korkup tadına bakmamak. Hele ahşap kokan sahnenin tozlarını kasıp kavuran nice emekçileri görüp de nasıl umutlanmam? Sahnede susarak seslenen o gözleri nasıl bakıp da göremem? O gözler ki nasıl haykırır insanı! İşte Orhan gibi bu güzel havalar mahveder beni. Alırım bende ince belli, tavşan kanı çayımı kimseye etmem şikayet, ağlarım ben halime. Titresem de istikbalime etmem ki yine de. Çünkü korkmaktan korkmam ben.
Sonra nasıl karanlığa küfrederim? Bakamasam da beni aydınlatan güneşe nasıl yürümem? Yoksa haksızlık etmiş olmaz mıyım, ayçiçeğime? Ha bir de gecelerde de vardır yoldaşım. Erkan alır sazı gelir, işte başlar “Seher Yeli”… Ondan sonra da komşum Müzeyyen abla gelir. Bizim buralarda bir başkadır komşuluk… Başlar kadife sesiyle dalgalarda durulmaya. Ben nasıl kulaklarımı tıkarım Müzeyyen’in kadife sesine! Bir de ocağın ilk sabahı vardır. Sabaha zor toplasak da keyifleri Boğazkesen’den, hemen bakarız bahtımıza. Yine çıkmaz bir şey. Olsun biz de nokta koyarız. Koyarız ki, yeni cümlelerin kapısı açılsın… Bu sefer de Ahmet Arif ile “Akşamüstü Şarabi” keyfi yapmaya başlarız, dökülür sevda kelimeleri dudaklarımızdan. Hem Cahit’i anarız hem de Nazım’ı.
 Öyle ayazlar atlatırız ki biz, Ağrı bize bakar irkilir. Lakin Seyit dayıyı görünce annemizin pelerini örtülür üstümüze. Biz de açar Ortaçgil’i gelecekten geçmişe sesleniriz. Sonra alev alır vücudumuz. Ürkeklik midir, nedir bilmem ama… Sanırım, cehennem kelimesini bildiğimizden korkarız. Çünkü biz cennetin sınırsızlığını değil, cehennemin sınırlarını bilmek isteriz. Olsun ama cehennemi bilsek de cennet için hala umutluyuzdur. Yoksa göğsümüzde bir jilet kesiği gibi acı veren şeyleri nasıl çekeriz? Bazıları da bizden uzaklaşmaya çalışır, o zaman da Nemrut misali kalır ateşi içinde. Biz ona da deriz Ahmet Abi, Süreya’nın sesiyle; “Gözlerinde acı, ağzında koca bir kahkaha…” Ah be Ahmet abim, baksana geçilmez Gelibolu’ya. Kim bilir hürriyet diye dolaşan o kefir suretler nasıl lütufkar davranmışlardır. Yoksa biz şimdi seninle sohbet edebilir miydik? Yoksa biz şimdi seninle 1001 kilise şehrine gidebilir miydik? Şimdi harabe dense de nasıl barındırmıştır kim bilir, yeşil ve kahverengiyi içinde? Öyle işte be abim.
Sen korkma, yitirme isteğini Ahmet abi. Bilinmezlikte olsa da geleceğin Müslüm gibi baban, Adile gibi anan varken yaşar mısın bir daha lale devrini? Dinlesene bir Hüsnü Arkan’ın müziğiyle “Ne yani zalime mi kalsın bu yalan dünya? Ne sevmekten korkmak, ne zulümden korkmak bize yakışmaz.” dediğini. Sonra gözlerini kapa ve sus Ahmet abi. Gözlerini kapa ki biriksin bütün ışık içinde. Açtığında yalnız sen değil etrafın da umut dolsun…



önceki eser / sonraki eser