Konusu

Genç yaşınızın tüm belirsizliklerine rağmen, ileriye umutla bakmanızı sağlayan etkenleri bizlerle paylaşınız. İyimserim çünkü...


26 Şubat 2016 Cuma

Yazar Rumuzu: mavi4284
Eser Sıra Numarası: 160221eser24




KELEBEĞİN MÜCADELESİ
Gençlik, bir kelebek gibi benim için. Güzel, zarif, özgür ama kısa ömürlü bir kelebek. Yaşanan her yeni tecrübenin ve görülen her yeni şeyin bir gün yalnızca fotoğraflara bakınca hatırlanıp gülümsenecek anılara dönüşeceği aklımızın bir köşesini hiçbir zaman terk etmez, en mavi göklerde uçarken bile. Bir kelebeğin hayatı gibi yaşanılan gençlik, bu yüzden de her zaman endişelerle doludur. İlk kez karşılaşırız hayatın gerçekleriyle içimizden taşan heyecan, bağımsızlık isteği ve heyecanımızı biz fark etmeden kemiren bir korku ile. Bu ilk adımlarla karşılaşırız hayatın bitmek tükenmeyen sürprizleriyle, ruhumuzu saran taşkın dalgalar ve bu dalgaların geride bıraktıkları enkaz ile karaya vurmuş hayal kırıklıkları eşliğinde. Bir an tasasız bir kelebeğim sanki, hayatı toz pembe gören, gelmesi için sabrettiği güne kavuşmuş bir kelebek. Bir anda ise ne olduğunu bile anlayamadan kanatlarım kopuyor, rüzgara yenik düşüp esintiye kapılıyorlar ve o an denizlerin, okyanusların en dibine batıyorum. Akıntıları, dalgaları dışarıdan dinliyorum. Elimden hiçbir şey gelmiyor. Suyun altındayken dalgalar, bulutların üstündeyken de güneş gözümü kamaştırıyor ve görüşüm hep bulanık. Sanki çevremde olup bitenlere hiçbir zaman hakim değilim. Kendi hayatımda üçüncü kişiyim.
Hayat benim için bir karmaşadan ibaret. Tam da öyle bir dönemin içindeyim ki, çevremde tozlar ve küller uçuşuyor, renkler ve cisimler birbirine giriyor, neyin ne olduğunu seçemiyorum. Aynaya baktığımda kendimi göremiyorum. Öyle bir belirsizlik ve arayış içindeyim ki, kafamdaki soruların sonunu getiremiyorum. Ne kim olduğumu biliyorum, ne de ne yaptığımı. Benim rengim ne, cismim nasıl bir şey, ne zaman kesinliğe kavuşacak kestiremiyorum. Zaten içinde olduğum karmaşa ve savaş alanının arasında ben de manzaranın içinde kayboluyorum. Yoksa yıllardır bu bedende ve bu ruhta yaşadığını düşündüğüm ben, ben değil miyim? Yeryüzünden silinip gitsem bu dünya bir şey kaybeder mi? Kimse yokluğumu fark eder mi? Ya da bir amacım olmalı mı şu hayatta, her şeyin tek ve tehlikeli bir gaye uğruna bin bir çeşit maske ile taklit edildiğini bile bile? Şu her gün faniliğinden dem vurup tiye aldığımız dünyaya bir iz bırakmak zorunda mıyım? Daha kim olduğumu ve ne yaptığımı bile bilmediğim bir hayatta, geleceğimi nasıl inşa edeceğim peki? Bunu her düşündüğümde içimi kimsenin teselli edemediği bir endişe kaplıyor, ama bu endişe geleceğim için değil. Şöyle bir bakınca kendime, geleceğimi yine de heyecanla ve umutla beklediğimi görüyorum bunca sise rağmen. Çünkü benim geleceğim bu dalgaların ve sislerin gerisinde saklı; hayatımda ne kadar fazla bilinmez varsa, gelecek de bir o kadar gizemli ve ilgi çekici benim için.
Bugünü bile anlayamazken gelecekte beni neyin beklediğini kestirmem imkânsız olabilir, ama iyimser kalabilmek için elimde asla kaybetmeyeceğim bir hazinem var: hayallerim. Kendim hakkımda bilmediğim ne varsa, hepsinin cevabı hayallerimde gizlidir. İyi bir oyuncu muyum bilmiyorum, bu yüzden kendimi gittiği her sahnede seyircileri derinden etkileyen bir oyuncu olarak görüyorum gelecekte. Yani, her insan gibi benim de içimde taşıdığım kocaman ve gizli bir dünyam var. Ben fark etmesem bile, bu dünya benim için farklı senaryolar yazıyor. Şu satırları yazarken hissettiğim karmaşa ve boşluğu gelecekte hissetmek istemediğimi de biliyorum örneğin. Çoğumuz her ne kadar sislerin ve bulutların görüşümüzü karartacağını düşünse de, bu sislerin hepsi dağılmayı bekler aslında. Onları dağıtacak rüzgar bizi de kendine katıp sürükler aydınlığı gelecekte aramaya. Biz geleceği karanlık gördüğümüzü sanırken tüm umutlarımızı geleceğe bağlamışızdır bilmeden. Buna rağmen kaygılarım var. Hayal ve hayat arasındaki incecik çizgiyi geçip dibi sonsuza açılan bir karanlığa düşme korkusunu tadıyorum. Sanki her yanımdan beni zincirleyip ruhumu bedenimden koparacaklar gibi. Bedenimin yere bastığı ama ruhumun hep hayaller peşinde yorulduğu bir uçurum orası. Kendime kızıyorum bu uçurumun beni korkutmasına izin verdiğim için. Ama korkusuz bir hayat düşünülebilir mi? En emin ve umutlu olduğumuz anlarda bile, korkunun ateşi yanmaya hazır bir kıvılcımdır kalbimizde. Korkudan kaçmama gerek yok, aksine ona yüzümü dönmeli, ona sarılmalıyım. Korku, onu beyhude bir çabayla kendimden uzaklaştırmaya çalışırken alevlenir ve yakar beni. Bu ateşi söndürebilecek tek güç, zihnimi üstüne dolular yağan bir nehir gibi bulandıran her engele, her soruna ve her olumsuzluğa başarıyla cevap vermek olur. Ancak bunlar olabilir beni güçlü yapan.
Ne olursa olsun, benim için ne olacağını kestiremediğim ve sürprizlerle dolu bir gelecek demek, hala değiştirmek için bir şansımın olduğu, hayatımın geri kalanında pişman olacağım hiçbir kararı vermemiş olduğum demek. Artık istesem de vazgeçemem, çünkü yalnızca ben yokum bu yolda. İnsan denilen varlığı nasıl yaşadığı yerden, çevresindekilerden bağımsız düşünebiliriz ki? Ben, sevsem de sevmesem de, terk edemeyeceğim, kaçamayacağım bir dünya içinde yaşıyorum. Tüm çirkinlikleriyle, güzellikleriyle, üzüntüsüyle çıkışı olmayan bir dünya… Ama sadece benim etrafımda dönmüyor bu hayat, değişmesi gereken daha çok şey var. Belki kendimden vazgeçip her şeyden çekilsem, içimde hep arkamda bir savaş alanı bırakmış olmanın yükü kalmaz mı? Bu savaş alanı o kadar sessiz ki kulaklarım uğulduyor, o kadar kirli ki ellerimi bile kımıldatamıyorum, bulutlar gökyüzümü terk etmiyor. Ama bu bulutlar beni hiç yıldırmadı, aksine güneşin peşine düştüm daha çok. Çünkü güneşin hiçbir zaman kaybolmadığını, önünü kapayan her kara buluta, ona gölge düşüren her yağmura ve kara rağmen onun hep tekrar parlamak için beklediğini biliyorum. Hala bilmiyorum bu uğraş, bu hayat yarışı, bu maskeler ve taklitler gerekli mi, ama pes etmenin hiçbir işe yaramadığından eminim.


önceki eser / sonraki eser