Konusu

Genç yaşınızın tüm belirsizliklerine rağmen, ileriye umutla bakmanızı sağlayan etkenleri bizlerle paylaşınız. İyimserim çünkü...


26 Şubat 2016 Cuma

Yazar Rumuzu: liz2016
Eser Sıra Numarası: 160221eser47



KÖR KARANLIKTA BİZ
   Torino’nun yalnız ve ılık yaz akşamlarında, anlamı olan “ mutluluk “ kelimesiyle çelişkili Felice Meydanı’na  bakan bir otel odası 305. Ne çok büyük, ne küçük; ne karanlık, ne de aydınlık. Bir oda, ancak bu kadar benzeyebilir tabuta.  Getirdiği hisler ancak bu kadar soğuk olur. Otel Roma’nın 305’inci odasından yükselen boğuk hissiyatlar. Oradaki tek bir kararın sonucu meydana geliyor. Bu karar: “ Söz değil eylemdir. Artık yazmayacağım!” diyerek sabahları dahi ruhunu hiç bırakmayan acılarına son vermiş Cesare Pavese.
   Pavese’ yi yücelttiği eyleme, ölüme koşturan neydi? Umudu mu tükenmişti. Küçücük bir umuda bağlansa kıyar mıydı canına? İnsanlar için duygu ve düşüncelerden bahsetmek, öylesine bir market hesabı yapmaktan farksız artık günümüzde. Her söz, ancak belli amaçlar ve çıkarlar çerçevesinde yer bulabiliyor kendisine. Sohbetler ve tartışmalar, küçük çapta siyasi savaşlar haline geldi. Herkes kendini dinletmeye çalışırken ve kayıtsızca sarf ederken kelimeleri, bu hengamenin arasında çok şeyi kaçırıyor. Ve… unuttuk dinleyebilmeyi, unuttuk kelimelerin asıl ilahi etkisini. Bu nedenle eğer gerçekten yaşanmışlıklar sonucu kutsallaşmış bir kavramdan bahsedeceksem, öncelikle onu görmeli ve dinlemeliyim kuytu köşelerine kadar takip ederek. Onun tez ve antitezlerini duyumsamalı, kendimi bütün bu renksiz sisin dışına taşımalıyım. Umudun ezgilerini bu dizelere dökmek istiyorsam eğer, önce umudun doğuşundaki sancılara kulak vermeliyim. Umudun adının geçmediği caddelerde yürümeli, umutsuzluk eğilimlerinde anlam aramalıyım. Kırık dökük hayatları, zehir tadında anıları, apansız akşamları ve sonsuz bir yalnızlık içeren yazım eylemini keşfetmeliyim. Eğer umuttan bahsetmek istiyorsam, toz pembe bulutları tüm gücümle dağıtarak, hayallerden sızıp gerçek bir forma kavuşmuş umuttan; ‘yaşama uğraşı’nı anlamalıyım, bunca şeye inat.
   Yaşam ve ölüm, öylesine iç içe geçmiştir ki, kimi zaman hayatın bu iki sonsuz devinim arasında bir soluk alma molası olduğu düşünceleri gelip yerleşir insanın kafasına. Biliyorum, topluma vurulduğunda azdır bunu düşünen insan sayısı ama ben, neredeyse bilincim şekil almaya başladığı zamanlardan beri, kendi varoluşumu sürekli olarak sorguluyorum. Kim olduğumu, nereye gittiğimi, ne kazanıp ne kaybettiğimi, ne aradığımı ve bütün bunların içerisinde bana göz kırpan anlamları. Bütün bu düşüncelerin yaratıcısı ve besleyicisi, elbette içinde bulunduğum koşullar ve çevremde dönen dünya. İnsan ömrü gibi silik bir kalıcılıktaki sürede, her yerde bulunabilme, herkesi dinleyebilme, her şeyi okuyabilme gibi bir şansımız yok tabii. Ve eskiden, bu sınırlılık beni üzüyordu. Ama teknolojinin uzaklık kavramını yavaş yavaş tarihe gömdüğü şu dönemlerde, belki de pek çok şeyden haberdar olmak, acı verici diye düşünmüyor değilim. Tek tuşa basarak evimize konuk ettiğimiz savaşlar, ölü bedenler ve bu getirisiz çıkar kavgaları, sonunda herkese zarar veren olgular, bana biliyor olmanın acısını hatırlatıyor. Böyle bakıldığında, sürüyü takip eden basın organları, felaket tellallarından farksızlar denebilir. Ama eğer gerçekten yaşananlar felaketse ve her gün daha da değersizleşiyorsa yüceltilmesi gerekenler, bir yerde hata yapıyoruz demektir. Eğer yastığa başımızı koyduğumuz an, nasıl daha ileri gidebileceğimiz, nasıl kendimizi gerçekleştirebileceğimiz düşünceleri yerine, korkunç boyutlarda karanlıklar kaplıyorsa içimizi ve bunalıyorsak, kaçmak istiyorsak…
  Benim size teklifim, bütün bu bilinen karanlığın bir adım ötesine geçebilme cesareti göstermek. Benim size teklifim, sadece bir an durup düşünmek. Pavese’ye kendi hayatına son veren düşüncelere karşı sonsuz bir sevgi ve fedakarlıkla yaklaşılsaydı, ona bunun dışında bir yol öğretilseydi, yine yapar mıydı? Tekrar soruyorum. Karanlık ve umutsuzluk, kayıplar ve yok oluş, daha mı güçlüdür bütün bu kavganın içinde bir bebeğin sıcacık gülümsemesinden? Benim size sorum şu, neden inanıyoruz? Bunca şeye rağmen, duyarsızlıklara ve anlaşılmamaya rağmen neden vazgeçmiyoruz? Hayat, yeni isteklerimize mi gebe? Aşık bir insan, neden sabah akşam işini gücünü zamanını ve enerjisini bu devinimin dışına çıkarak sevdiği insanı mutlu etmeye yöneltir? Babasını hiç görmemiş bir çocuk, zamanla solup gitmeyen bir dirençle baktığı her adamın yüzünde aramaz mı babasını? Biyolojik bir gerçek olarak milyonlarca spermin arasından o bir tek spermin yumurtayı döllemesi sonucu oluşan biz insanlar, aslında var oluşumuzun ilk safhalarında dahi büyük bir tesadüfilik dışı umudun filizleri değil miyiz?
    Umut temelsizlik değildir, hatta ayakları daha sağlam basar umutsuzluktan yere.  Umut, insanı,  o karanlıklarla sürekli yürüdüğü ve ucuna ulaştığı uçurumlardan döndürebilecek kuvvettedir.  Soyutluğu çoktan aşmıştır. Bazen sıcak bir el, bazen hatıra gelen yumuşak bir ses ve bazen soğuk bir gecede tutunma çabası insanın… Umut cesurdur, ama asla aptal değil. Akıntıya kapılmayıp umut etmeyi seçmiş insandaki düşünce kapasitesi yer vermez aptallığa…  Umut hayallerden çıkıp gelip gerçek olunca, insanı delilik sınırlarında mutlu eden tek bir dokunuşun var ettiği heyecan patlamaları… Açlık gibi temel bir yoksunlukta bile pes etmeyiş umut.  Ama, gelin geçelim bu tanımlamaları. Hatta, bu boyutların dahi sınırlarını aşmış gücünü de geçelim umudun. Onun asıl yüce etkisinden bahsedelim insan ve dolayısıyla toplum üstündeki. Birleştirici etkisinden. İhtiyacımız olan, yargılamalara, ön yargılara son verebilecek, ne kadar sevgisizlik kaynaklı sıkıntı varsa kökünden sökebilecek etkisinden. Ve artık anlayalım. Anlayalım ki değişim demek değil bütün bir ulusun süregelmiş yanlışlarına karşı çıkmak. Devrim demek değil bir topluma bütünüyle reform getirmek. ‘Elden gelen’ yaklaşımlarından sıyrılalım. Çünkü kurtarmamız gereken, önce kendimiziz. Karanlıklarla savaşan ruhların, inanmaktan vazgeçmedikleri kısık ışıklarına ekleyebileceğimiz bir mum yeter. Şehrin ışıklarında yürürken kolunu sevdiği kadına saran bir adamın yarattığı güvenli umut duygusundan ötesi mi var? Hangi çocuk haberlerde savaşlara tanık olsa da, yatakta annesi başını okşadığında o minik bedeninde cesaret kelimesine bin bir anlam bulmuyor? Yazgının insana sunduğu her şey, karşı çıkıyor mucizelerin var olmadığı düşüncesine. 
Hayat, gözleri yaşartabilecek derecede cömert. Kurak topraklardan fışkıran, çevresindeki her şeyin yabancı göreceği çiçeklercesine geliyoruz dünyaya. Biz ki, tarihin o bütün akışında, her bir dönemin kendine özgü tehlikelerinde hayatta kalabilmiş en yüksek yapılı canlıları oluşturuyoruz. Bunun sebebi acımasız bir doğal seçilim mi? Bunun sebebi gücün hüküm yeteneği mi? Cevabı, hepimiz içten içe biliyoruz. Karanlıkları yazsa da, yaşadıklarıyla okuyucularını yalnızlıktan arındıran her bir yazar… Kendi yaşam öyküsünde kaybettiği düşünülse de onlarcasını kurtarmış her bir sanatçı... Muhtemelen adı hiçbir tarih kitabında geçmeyen bir anlık cesaretiyle şu anki varoluşumuza can vermiş her bir kahraman… Yani aslında yalnızca bembeyaz ve masum geçmiş ve geleceklerden öte, karanlık sancılar da bünyesinde umudun.  Umudun bünyesinde aslında her birimiz varız. Kırıcılığa karşı sabırla yaklaşan, şiddete karşı anlama duygusuyla çözüm arayan, küçük görüldüğünde saldırganlaşmayan, daha çok bilse de dinleyen, zor zamanında olsa da karşıdakini de umursayan her bir tavrımızla. İnsanların bize verdikleri acılara karşı verdiğimiz telafi şanslarında dahi umut etmiyor muyuz? Aslında duygularımızı dile getirirken bile içimizi yakıp kavuran anlaşılma hissiyatını tadacağımıza dair umut etmekteyiz. Bizim kati görevimiz, öncelikle hayatta kalmak. Hayatta kaldığımız sürece de etkin, topluma ve kendine faydalı, süs bitkisi gibi yaşayıp gitmeyen bireyler olabilmekte. Ve bu asıl amacın, insanı yaşatan amacın yolu da, elbette yine umuda dönüyor.
    Bu sonsuz devinimlerin arasında, insanın çıldırmasını önleyecek, ona hala ‘ güzellik ‘ tanımları yaptırabilecek varlıklar, yine insanlar. Bu yüzden umudu tanımlamak için Kaf Dağı’nın ardına bakmaya gereksinim yok. Umut, birkaç yüz kırılgan kemik ve üstünü kaplayan ince örtüyle olağanca savunmasız insanın sahip olduğu en sağlam zırh. 


önceki eser / sonraki eser