Konusu

Genç yaşınızın tüm belirsizliklerine rağmen, ileriye umutla bakmanızı sağlayan etkenleri bizlerle paylaşınız. İyimserim çünkü...


26 Şubat 2016 Cuma

Yazar Rumuzu: kafka2470
Eser Sıra Numarası: 160218eser03



UMUT KİTAPLARDA SAKLI
       Yalnızlık garip bir kelime; Kafka’ya göre huzurun tasviriyken; Dante’ ye göre, içinde Beatrice’in olmadığı günlerin tek kelimelik, ağza kolay gelen karşılığıydı. Benim lügatimde ise bir fincan kahve, bir kitap, bir notanın bilindik ezgisi ve kalbimin tam ortasına inşa edilmiş bir labirentten ibaretti.
Labirent… Hepimizin içinde bulunduğu hapishanenin yegâne temsilcisi. Umudun yittiği bedenlerin ördüğü, tuğlaları sınırların kanıyla beslenen, her geçen gün biraz daha büyüyen bir labirent.  Her gün dolambaçlı yollarında cirit attığımız kalın duvarlar silsilesi.
Kitap demiştim. En sevdiklerimden biridir Labirent serisi. Çünkü hakikatin izlerini taşır elinde.  Okyanusta boğulan balık kadar sıra dışı gibi görünse de gerçekliğin esintisini yansıtır yüreklere. Labirente denek olarak gönderilen insanlar. Peki, biz neyiz? Tek farkımız, biz bir arada kalacak kadar şanslı değiliz.
Uzun bir zamandır burada yaşıyorum. Mürekkebim yok, damarlarımdaki kanı işliyorum duvara. Öyle anlar geliyor ki koştukça nefes alıyor, aldığım her nefeste üzerime bir karış toprak daha örtüyorum. Görüşüm bulanıklaştı. Doğru ile yanlış arasında çizgi dağıldı. Grinin kasvetli havası siyahı bile geride bıraktı. Uzun zamandan beri güneş doğmuyor. Çoğu insanlarınki gibi benim topraklarımdan da bir gezgin gibi ayrılıyor umut.
Bu sokaklardan her gün geçiyorum. Her santimini biliyorum. Elimi zihnimi daldırınca, yalnızca bulanık bir hayalin çürümüş kalıntılarını görüyorum. O da tutunamıyor avuçlarımda. Yüreğim derin sularına gömülürken, gözlerimde kıyıyı çarpıyorlar. Kapılı, kara bir kutu burası.  Her saniye nasıl geldiğimi düşünüyorum. Ve yıllar sonra ilk defa bir teorim var. Çocukluğun getirdiği masumiyetin bekâretini ilk kaybettiğimde annemin kucağından alınarak atıldım bu canavarın ruhsuz pençelerine. Gülüşümün solduğu ilk şafaktan beri buradayım.
Duvarları soğuk. Her dokunduğumda katılaşmış yüreğimin yansıması düşüyor ruhuma. Kabuk tutan her şey gibi tekrar tekrar soyuluyor geçmişim. Geleceğime atılan imzaların kara bir mürekkepten ibaret olması da hiçbir zaman bir kâğıt kadar temiz olamayacağımın kanıtı niteliğinde.
Dostoyevski’nin bir sözü vardır. “Tanrı’nın bana baş edemeyeceğim bir şey vermeyeceğini biliyorum. Sadece bana bu kadar güvenmeseydi diyorum.” Bu sözler tek dayanağım olmuştu. Gece olup soğuk zemine kafamı koyduğumda ayaza karışan hayal kırıklığının içinden çekip çıkarıyorum bu sözleri. Ve her gün, yarın olması için aynı oyunu oynuyorum. Çocukça gelen her şey benim bu duvarlar arasında hayatta kalmamın tek açıklaması.
Bu duvarların arasında görünen tek kişi olsam da gördüğüm hayaller, dışardaki insanlardan çok daha gerçekler. Çöldeki bir insanın serap görmesi kadar güzel geliyorlar gözüme. Onlara dokunurken, parmak uçlarımın sızladığını hissediyorum. Yüreğimin titrediğini, ruhumun bir kısmının kör topal da olsa ayakta olduğunu bilmek… hoşuma gidiyor. Anlatıyorum. Kapa gözlerini…
 Stephen King’in siyah devini görüyorum öncelikle. Duvarların arasına oturmuş yalnızlığın kasvetini gülüşü ile yumuşatmış, elindeki köpek yavrusunu seviyor. Beyaz tüyler iri ellerinin arasında kaybolurken, gözlerindeki merhamet ile tüm dünya ısınır mı bilmem ama benimkisi pamuk şeker kıvamına geliyor.  Parlayan gözlerini her gördüğümde kalbime değen soğuk metalden sızan sıcak bir madde, ruhuma akıyor. Ne zaman ışıkları kapatıp gitmeye kalksam, ne zaman benliğimi karanlığın pençesine bırakmaya kalkışsam o akla nakşeden cümleyi söylüyor: “Karanlıktan korkuyorum patron, lütfen ışığı kapatma”. Çaresiz bir adamın, yürek burkan çabası karşısında o an “Dünya dursun.” dese, yapabilirmişim gibi geliyor.
Yavaşça yanına gidiyorum ve kolunun altına sızıyorum gizliden. Gür bir kahkaha atıyor. Onunla beraber yüzüm aydınlanıyor. Uyku sersemi gömüyorum yüzümü göğsüne, sarıyorum kollarımla kalın belini. Elindeki yavruyu bırakıp o da bana sarıyor kollarını. Ve çocukluğumun masallarından birisi çalınıyor kulaklarıma…
Karanlık çökmeye başladığında Chirsty Brown’ı görüyorum. Birkaç kâğıt ile uğraşıyor. Ayakları suluboya içinde kalmış olsa da pek önemsemiyor… Dünya denen kayanın, bir perinin kanadı üzerinde güvenli bir şekilde durduğunun deliliydi bana göre Chirsty. O kadar yüce, hatta daha fazlası…
Öyle şeyler oluyor ki bazen sonsuza kadar onun yanına ilişmek istiyorum. Her şeyi bırakmak. Kalbini, derin okyanusların diplerinde ki bir mercana gömüp, kimsenin bilmediği limanları keşfetmek istiyorum. Ve bulduğumda altına sığınmak…
Ama bunu anladığında, suratıma öyle bir bakıyor ki, korkağın tekisin diye haykırıyor sanki gözleri. Endişe ile buruşturduğu yüzü benim için kaygılansa da de biraz da küçümseme yatıyor altında. Ve kapıları kaçamayacak kadar güçlü kilitliyorum… Sanki her göz göze geldiğimizde bir yanımı daha bir güçlü kılıyordu.
Ve son konuğum. Gatsby… Jilet gibi takım elbisesinin içinde, dimdik duruyordu. Saçları arkaya doğru taranmış, yüzünün yan profilinde zenginliğin ve ihtişamın ışıltısı hâkimdi. Bir eli cebinin içinde kaybolurken, diğeri her gece rıhtımdan yükselen yeşil ışığa dokunmak için öne uzandı.
Benim gözümde umut kapısının yegâne bekçisi olarak kalacaktı. Sonsuza kadar… Geçmişi değiştirebileceğini haykırdığı o satırların altın sorgusuz imzamı attım. Beş yıl süren bir rüyanın baharı ile en soğuk kış, geceleri ısıtmış; sonunda ise gerçekler ile baharın ortasında donakalmıştı. Onu özel kılanda buydu. Kışın ortasında bile baharı yaşadığına inanması. Onu yaşatan kişiye lale bahçeleri hediye ederken, karın altında donduğu gerçeğini bir kenara atması.
Bu böyledir. Kitap biter ve Gatsby ölür… Peş peşe dört kere okudum kitabı. Hep farklı sonun hayalini kurarak. Aynıydı. Ve öyle de kalacak.
O kitap bitecek Daisy gidecek, Gatsby ölecek. Ve diğer kitapların satırları arasında, onun ruhunu hissedeceğim. Hissettim ve bu döngü devam edecek. Bedeni yok olsa da umudu sonsuz kalacak ve o satırları okurken ensemde nefesi ile irkileceğim.
Bin Muhteşem Güneş ‘te, Leyla’nın kızını görebilmek umudu ile yediği dayakların arasında, solukları çarptı yüzüme. Şimdi bir kitap daha alacağım ve onu arayacağım. Aslında… Bitmeyen umudundan bir parça çalacağım. Bu bile sessizce yarına çıkmayı umut etmek değil midir? Kitapların arasına ayraç koyup, “yarın” demek… Yarın olacak ve güneş doğacak. . Biliyorum, geçmişimin mürekkebi gökyüzünü boyuyor ama hala bir umut var. Küçük de olsa milyonlarca yıldız, sessizce pes etmememi fısıldıyorlar.  Aynı kitabın sonunda yazdığı gibi:
       “ Kaçtı o zaman elimizden, ama zararı yok; yarın daha hızlı koşacak, kollarımızı daha ileriye uzatacağız… Ve güzel, ışıklı bir sabah… işte bu sebeple asılıyoruz küreklere, durmadan geçmişe doğru sürüklensek de, akıntıya karşı ilerleyen teknelerimizde.” 


önceki eser / sonraki eser