Konusu

Genç yaşınızın tüm belirsizliklerine rağmen, ileriye umutla bakmanızı sağlayan etkenleri bizlerle paylaşınız. İyimserim çünkü...


26 Şubat 2016 Cuma

Yazar Rumuzu: insan8641
Eser Sıra Numarası: 160219eser12




BELKİ DE HAYAT TAM BİR KLİŞEDİR

On beş yaşında olmak nedir hatırlar mısınız?

On beş yaşında olmak demek günde on beş kez hıçkıra hıçkıra ağlamak, on beş kez çığlık atmak, on beş kez üzülmek, on beş kez havalara uçmak, on beş kez koşmak, on beş kez düşmek, on beş kez kalkmak ve on beş kez oksijenli suyun diz kapağında oluşturduğu sızıyı hissetmektir. On beş saniyede on beş paragraflık mesaj yazabilmektir bazen. Bazense at gübresinden seçilmiş on beş arpa tanesiyle akşamı edebilmektir. Bin bir umut, heyecan ve endişeyle kalkan kıpkırmızı ellerin çaresizce sıraya düşüşünden ötürü pencerede biriken on beş milyar tuzlu su damlacığını güçlükle tutabilmektir şu günlerde…Karabasanı bilirsiniz değil mi? Nam-ı diğer: Uyku felci...

Bilir misiniz? Nefes almak dünyanın en zor işidir, bir milim dahi kıpırdayamıyorsunuzdur aslında, avazınızın çıktığı kadar bağırırsınız ama sesinizi kimseye duyuramazsınız. Kimse sesinizi duymaz! On beş yaşında olmak demek günde on beş kez bunu tecrübe etmek demektir. O yüzden on beş yaşındakiler için on beş günde bir haykırabiliyor olmak büyük lükstür.

Uzaklarda bir yerlerde bacaklarınızı eşkenar dörtgen şeklinde birleştirip ninenizin kınalı ellerince (?) ilmek ilmek örülmüş patiklerinizi okşamanın verdiği hissi en iyi on beş yaşında olanlar bilir. Ödev kontrolü esnasında sıra size gelinceye kadar ödevi tamamlamanın verdiği zevki de tabi ki…
Her şeyi mi bilir on beş yaşındakiler? Bilakis, aslında hiçbir şey bilmezler ve bunun verdiği çaresizlikle serapların gölgesinde kıvranırlar. Sisli havalarda araba sürmek zordur değil mi? On beş yaşında iken yaşamak da öyle işte…
On beş yaşında iken hayaller daha bir tuhaftır. Çünkü çocukluktan bu yana endişelerin gölgesi epey genişlemiştir. Evet hayaller… Bir de bakarsınız ki memleketi siz kurtaracaksınız, her şey çok güzel olacak. Fakat hep bir fısıltı böler olası ütopyanızı. Ya mezun dahi olamazsam? Ya sağlam olmayan bir rögar kapağına basıp ölürsem? Ya dayım olmadığı için iş bulamazsam?
Olur mu öyle şey canım! Sen çok çalış ve ümidini asla yitirme.
İkisi de haksız değildir aslında.
Onları susturamamanızın bir sebebi de budur.
İkisi mi dedim az önce? İki bini aslında… Dürüst olmak gerekirse saymadım. Cisim ve cisimler arasındaki farkı zihnimde tam olarak oturtamadığımdan olsa gerek sayıları sevmiyorum ben. Benim dünyama sayılar hiçbir şeyi sınırlayamaz, en fazla temsil eder. Ama yalnızca benim dünyamda…
On beş yaşındayken dünyanız da yoktur aslında doğru dürüst.’’ Geldiğiniz’’ ve orada kalmak istediğiniz dünya ve bir de mıknatısın zıt kutupları gibi, ayrı kalamadığınız ama bir parçası olmamak için de ısrarla direndiğiniz yani ‘’gittiğiniz’’ dünya vardır. Ama sizin bir dünyanız yoktur.Koca bir hiçlikte “her şey”le boğulmuş gibisinizdir. Belki de hiç olmayacakmışsınız fakat hep varmışsınız gibi. Ama üzülmezsiniz o kadar. Alışılmışlıktır belki, ya da duyduğunuz sonsuz güven düzene. Ve belki klişedir, ama hayat güzeldir…

Ve ve ve yazar kendi içinde çelişir… 

On beş yaşındadır çünkü o da.Yazar geçen yıl da on beş yaşında idi. O zaman da bir yazı yazdı. Çünkü o yazardı. Yaşamak için. Bedenin uykusu gibi.  Ayaklarının yürümesi(?) gibi. Bir yazı yazdı:

                                                                Mutluluk Benim
“Bir gün yaşlı bir aslan, genç bir aslanın kendi etrafında hırsla döndüğünü görmüş. Neden döndüğünü sorduğu zaman:

-Bir tilki bana mutluluğun kuyruğumda olduğunu söyledi. Eğer kuyruğuma dokunursam ömür boyu mutlu olacağım.

Cevabını alınca şöyle demiş:
-Senin yaşındayken ben de bunu duymuştum ve uzun süre bunun için uğraşmıştım. Sonra fark ettim ki, kuyruğumun peşinden koştukça benden kaçıyor ama ne zaman işime baksam peşimden geliyor.

Hepimizin bildiği bu hikayeyi okuyup da ana teması hakkında hiçbir fikir yürütemediğimde sekiz yaşında “mutlu” bir çocuktum. Ve düşünmüştüm ki:
“Mutluluk aranır mı?”

Şimdi bu hikayeyi anlıyorum ve mutluluğu arayanların var olduğunu biliyorum. Kimisi iki tuş ötesinde arar mutluluğu, kimisi küçük şırıngalarda, kimisi duanın verdiği huzurda, kimisi seslerin ahenkli havasında. Bazıları vardır ki manadan çok maddede ararlar ve bence kördür onlar. Öyle ya da böyle mutluluğu aramıyorum ben. Mutluluk bizim içimizdedir çünkü. Geriye sadece onu hissedebilmek kalıyor.

Buna “mantıksız” “saçma” “aşırı iyimser” “gerçekten çok uzak” gibi etiketler yapıştırılabilir. Bir bakıma doğrudur. Zaten çoğu zaman ortada tek bir doğru yoktur. Asıl konumuza dönecek olursak:

Evet, belki bir bakıma bu söylediklerim mantıksızdır. Ama daha mantıksız olan bir şey var ise, bu hayata bir defa geldiğimizi bildiğimiz halde vaktimizin çoğunu üzüntü ve endişe ile geçirmemizdir. Sıkışık bir otobüsteyken iki adım ötemizde eli demirlere yetişmediği için çaresizce annesinin çantasına tutunan bakir çocukla göz göze geldiğimizde ondan, dünyanın hala yaşanılası bir yer olduğunu en kısa bir biçimde özetleyen samimi bir tebessümü esirgeyişimizdir bence daha saçması. Şirin kulübemizin penceresinden dışarıyı gözlediğimizde karşıdaki köşke bakarak iç geçirip de, az ötesindeki müştemilata kör kalarak halimize şükretmeyişimizdir bizi mutsuzluğa iten.

Bunları bu şekilde söylüyorum ama güzel görmek, güzel düşünmek, o kadar kolay değil. Fakat bu imkansız olduğunu göstermez. Kendimi ele alacak olursam:
Şu ana kadar rüyalarıma giren bir sürü kitap oldu, fotoğraflarını silmeye kıyamadığım giysiler, güzel bir Cumartesi günü karşılaşamamışlıklarım ve bazı yerleri yalnızca bir kağıt parçasında seyre dalmışlıklarım… Geçmişe baktığımda yaşımdan kat kat fazla keşkeler ve yaşanmamışlıklar görüyorum. Beni en çok etkileyenlerden birisi geçen yıl başımdan geçti:

Bir akşamüzeri otururken sıcacık evimde, bir hayal düştü gönlüme. O ana kadar kendime hiç iliştiremediğim bir hayal… Başta sadece bir “belki” idi, sonra “Neden olmasın?” dedim. Zamanla yerini “İnşallah” ve “Olacak!” aldı. Sonuçta olmadı. Ve ben o zamanlar hiç kimseye doğru dürüst “ben bunu istiyorum” diyememiştim. Belki kendime bile… Ama çok istemiştim. O kadar çok istemiş ve çalışmıştım ki, geriye döndüğümde hala inanmakta güçlük çekiyorum. Fakat yeterli olmadı ve ben parasız bir çocuğun oyuncakçı vitrininin ardından bakarkenki çaresizliğiyle kalakaldım. Üstelik benim baktığım vitrinin ardında hayalimin soluk silueti vardı yalnızca.

Üzüldüm, üzülüyorum, yaşadıkça ve bu anı düştükçe hatırıma üzüleceğimi düşünüyorum. Fakat ilk zamanlar olduğu kadar üzülmüyorum. Yüreğimdeki ateşi közleyen şey ise, başımıza gelen her şeyin mükemmel olduğuna dair olan inancımdır. Çünkü:
Hak şerleri hayreyler,
Zannetme ki gayreyler,
Görelim mevlam neyler,
Neylerse güzel eyler.
                         (Erzurumlu İbrahim Hakkı)

Virgül dahi koymadı Şam yolu gibi cümlelere. Dokunmadı hatalarına yazar. Bıraktı öyle, yapamadığından değil yorulduğundan. Hata üzerine düşünmek…  Varlık, iyilik, yaşam ve güneş…  On beş yılda ne olduysa olmuş gibi belki onca olacağa rağmen… Yokluk, kötülük, ölüm ve gölge… Zıtlıklar dünyası değil bu. Deliller dünyası asıl. Ve yazmak… Yokluktan değil hiçlikten gelir…  Çünkü hiçlik herşeyken (evet birleşik yazdı) yokluk herşeyden başka bir şeydi, Her şeyden başka bir şey.

Bu durumda tebessüm anlamlı olmalıydı. Somurtmak gibi. Nefret de güzeldi. Sevgi vardı çünkü. Güzellik neydi peki. Yazar sormadı bu soruyu. Çünkü o yazardı. Sadece yazardı. Ardından yine çelişirdi kendisiyle, huzurla yol alırken septik evrenin anlaşılmaz boşluğuna.


önceki eser / sonraki eser