Konusu

Genç yaşınızın tüm belirsizliklerine rağmen, ileriye umutla bakmanızı sağlayan etkenleri bizlerle paylaşınız. İyimserim çünkü...


26 Şubat 2016 Cuma

Yazar Rumuzu: içses0007
Eser Sıra Numarası: 160219eser01




UZANIŞ
Umut, siyahın üzerinde beyazın duruşudur. Kuşun uçuşu, gecenin gündüze vuruşudur. Bir romanın her satırda anlam buluşu, her satırın bir diğerine hoş bir konuk oluşudur. Gece gündüze yakınken inatla yanmayı sürdüren sokak lambasının mücadelesidir, kalemin kağıtta yol buluşu, sesin söz, sözün ses oluşudur. İnsanın içine umut, gündüz güneşle, gece zayıf, loş yıldızlarla gelir. 
Demek istediğim; gün gece de olur ama, bir ışık daima vardır insan için. Belki hüzünle, belki dağınık; belki pervanelerle çevrili ama bir ışık vardır. Onu görebilmek insanın görmesine değil, ona inanmasına bağlıdır. Bir ışık olduğuna inanan insan için ise de onun dağınık olması, uzakta olması önemli değildir. Bu ışık bazen insanın gözlerinin siyahında, bazen çaydanlığın yansımasında, hatta bazen küçük bir karıncanın gölgesinde bile olabilir. Kendimi ne zaman ayna karşısında veya bir defterin başında bulsam ellerime bakarım. Kendi kendime “onlara sahibim” derim. Geleceğe uzanabilecek ellere sahibim. Yeni bir sayfa yazmak için bu elleri kullanabilirim. Kim bilir? Belki bir sonraki gün yazacak bir defterim olmayacak, belki aynalar kırılacak ama bugün bunlara sahibim. Belirsizlikler, belkiler daima var; fakat en az şimdiler kadar. Belki birkaç dakika önce şimdilerimin yarınlarının, ne kadar berbat olacağını düşünmüşümdür; ne kadar yorucu, ne kadar boş ve gereksiz. Belki dün gece yastığıma gömülmüş ve yitirdiğim hayallerime ağlamışımdır. Peki ya sonra? Uykuya dalmışımdır, güneş doğmuştur ve gözyaşlarımdan geriye sadece küçük bir esinti kalmıştır. 


Hafif bir esintiden öteye gitmeyecek belirsizlikleri bir fırtınaya dönüştürmek ne kadar doğru? Fırtınaların estiği zamanlara rast gelince bile, onu bir esintiye dönüştürmeyip ona kapılmak, ne kadar doğru? Siyahın üzerinde beyazı tutturabilecekken, bulutlara şekiller biçebilecek yaştayken ve bacadan dumanın çıktığı, güneşin dağlar arasından gülümsediği resimleri toplayalı çok geçmemişken, renkler içindeki tüm renksizlikleri içimizde toplamak ne kadar doğru? Varlığı belirsiz bir mayının üzerinde, ömrün sonuna kadar hareketsiz beklemeyi tercih edince mi, yoksa onun varlığına yahut yokluğuna karşı koyunca mı daha mutlu olacağız? Şiirler okunacak, şairler şiir olacak, yeni gezegenler keşfedilecek, pi sayısı uzadıkça uzayacak ve güneş günler tükeninceye kadar doğmaya devam edecek, her şey ilerleyecek, biz hareketsiz mi kalacağız?
 
Demek istediğim şu ki; 14, 15… 35, yolun yarısının ne zaman olacağını bilmeden umuda sarılmalı, geleceğe uzanmalı; nefes alındığı sürece belirsizlikler önem taşımamalı. Zira her gecenin bir sabahı, her kışın bir baharı, her karanlığın vardığı bir aydınlığı olduğu gibi, her geçmişin bir geleceği var. Bu kural sarsılmaz. Gün gecede boğulsa bile sabah olur, kuşlar uçar, horozlar öter ve insan yeni bir gün, yeni bir şans elde eder. O gün gökyüzünün kapalı, gri oluşu, bulutların ufuklara kanat açan şekerlere benzemeyişi bir sonraki günün de aynı olacağını göstermez. Bir önceki günü, bugünü, yarını aynı kılan benim adım atmaya korkan ayaklarımdır ve ellerimi uzatmadan bilemeyeceğim bir şey vardır; ufuklara kanat açmaya hazırlanan bir şeker bulutunun uzanıp, beni, güneşin ufka değdiği o yere götürmek için beklediği gerçeği…




önceki eser / sonraki eser